• BIST 8039.18
  • Altın 1679.473
  • Dolar 27.1344
  • Euro 28.8861
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 20 °C
  • Tunceli 21 °C

Duygularının Efendisi Olabilirsin

ÜNAL GÜNER

Duygu zenginliği duygularımızı biz yönlendirdiğimiz müddetçe faydamızadır. Oysa duygusallık varsa yani kontrol duyguların eline geçmiş ve duygular tarafından yönetilmeye başlandıysa işte o zaman biraz problemler çıkabilir. 

Duyguları geliştirdikçe, çoğalttıkça duygusallıktan özgürleşmeliyiz. Duygunun bir şahidi olmak, onu yönetmek, duygu selinin içinde kontrolsüz olarak akmak, duygusallıktır. İster pozitif olsun ister negatif, aşırıya giden duygu coşkuları duygusallığı doğurur. Gelişim yolundaki insan açısından kendinin sadece duygudan ibaret olmadığını öğrenmesi çok önemli bir farkındalık seviyesidir. Kendini ve duygularını ayıramayanlar duygusallığa mahkûm olurlar. Çünkü insan ne sadece düşüncedir ne bedendir ne de duygudur. 

Şu an kendine bir soru sor: 

“Ben neyim?” sonra ellerini uzatıp bak. Sen bu el misin? Parmaklar, tırnaklar... İstersen şimdi bir de gidip aynada yüzüne ve bedenine bakabilirsin. Ne kadar tanıdık ne kadar yabancı? Gerçekten bunlara bakıp, “Bu benim” diyebiliyor musun?  

Sen, ne yaşadığın o duygularsın ne sadece et ve kemiksin. “Benim” diyebildiğin çok daha içeride ve içeriden, içeri ve dışarı bakabilen bir şey. Yani bedeni de duygu ve düşünceleri de kullanabilen bir şey. Öyleyse duygular senin üstünde değil sen duyguların ötesinde ve üstün olansın. Bunu fark edebildiğin ölçüde fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal özelliklerin sana hizmet eder.

Şimdi bir de yaşadığın duygulara bak. Bir korku, bir sevinç ya da neşe anındaki haline bakıp “Bu benim” diyebiliyor musun?

Duyguları yönetebilmek duygusuzluk sanılıyor. Duygular tarafından yönetilmeyi de duygu zenginliği, hassasiyet veya iyi insanın bir özelliği gibi kabul ediyorlar. İki uç da gerçeğin karşısındadır. Duygularından hizmet alan hayatın ince zevkleriyle buluşur. Duygularına şuuru ile yön verebilen buluştuklarından huzur duyar. Mevcut olan bütün duygu türleri bize hizmet eder. Hatta pozitif veya negatif zannettiklerin dahi yerindelik prensibine göre sana fayda verir. Öyleyse kaçılacak, değiştirilecek ya da düzeltilecek durumlar değil sebebini anlayıp, hizmetini alıp özgürleşeceğimiz duygu halleri var diyebiliriz. 

Şimdi beraber olumlu ve olumsuz olarak nitelendirilen duyguların durumlarını inceleyelim.

Korku:

Kendini korumak için hayatına davet ettiğin bir koruyucudur korku! Korunmaya olan ihtiyacın azaldıkça ya da farkındalığın çoğaldıkça korkuya olan ihtiyacın da azalır. Bir danışanım böceklerden ve hayvan ısırmalarından çok korkuyordu. Korkusu, sosyal hayatını hatta rüyalarını bile etkiliyordu. Herhangi bir böceğin yaklaşmasıyla kendine kaçacak yer arıyordu. Bu korkuya neden ihtiyaç duyduğunu göremiyordu. Hayatına derin bir bakış attığımızda maddeyi, dünyayı ve bedenli olma halini yeterince sevmeyen taraflarını tespit ettik. Dünya hayatını sevmeyi öğrenene kadar ölüm korkusunu hatırlatacak yoğun bir sembole ihtiyacı vardı. Bu sebeple toprağın içinde yaşayan, çürümüş cesetleri yiyebilen böceklerden korkmaya ihtiyacı vardı. Yaşadığı hayatın değerini, kıymetini fark edip önceliklerini güncellediğinde bu korkuya da artık ihtiyacı kalmamıştı. Böcek gördüğünde ondan kaçan ve bağıran kadın gitmiş yerine onu elinde tutabilme cesareti gösteren yeni biri gelmişti. 

Diyelim ki derinlik korkusu... Kişi herhangi bir alana girdiğinde fazla derinleşiyor ya da kendini kaybediyordur. Bu noktada derinleşme, derinlik korkusunu ortaya koyduğunda bir şeyin çok fazla ucuna gitmekten ve derinleşmekten kendini alıkoyuyordur. Köpek korkusunda da “ben” alanı yoktur. Köpek korkusu ben duygusunu geliştirir. Bir danışanımın köpek korkusu vardı mesela, rüyasında bile köpeklerin gelip onu ısırdığını görüyordu. O kadar kendine ait bir “ben” alanı, sınırları yoktu yani. “Hayır” diyemiyor, sürekli vermek istiyordu. Başkaları için bir şeyler yapmak istiyordu. Aynı şekilde bu alansızlığı rüyalarına da yansıyor. Kendine ait bir hayatı yok gibiydi adeta. Öncelikleri hep başkalarıydı. Korkular, geçmiş kaynaklıdır. Geçmişten taşınan korunma duygusunun aşırıya gitmiş tezahürleridir. Çoğu insan korktuğu alanlarda kendini daha fazla güçlendirme ihtiyacı hisseder. Dolayısıyla kilonun ve yağların yoğun olduğu bedensel bölgeler kişinin kendini zayıf hissettiği enerji meridyenleridir. Korkunun kronikleştiğinde karanlık enerjilerle işbirliği yapmaya kadar varan, frekansları da çekebilme özelliği vardır. Bu sebeple korunma ihtiyaçlarını korku yerine Allah’ın yarattığı sisteme ve kendine güvene dönüştürmek daha faydalıdır.

Korku filmlerinden, aksiyon filmlerinden, imajinasyonunda korku etkisi yaratacak her türlü diziden, filmden, görsel malzemeden uzak dur.

Korku frekansını imajine ettikçe bedenindeki bütün su sistemini ve böbrek sistemini çökertirsin. Bu soğuk bir enerjidir. İçerideki suları siyah buza çevirir. Öncelikle alışveriş dengeni düzeltmelisin. Bol su içmelisin... Hatta mineralli su iç... Vücudundaki ağır metalleri temizle... Böbreklerin temiz kalabilmesi için ağır metallerden arınması gerekir. Ayrıca doğru nefes almak da önemli... Vücuduna oksijen yolla. Korku duygusunda en önemli yer böbreklerdir. Böbrek sağlığındaki en önemli unsur da sudur. Böbreğin iyi kalabilmesi için mide sağlığı, yani düzenli ve doğru beslenmek lazımdır. Mide asidi arttığında, fazla şekerli ve asitli gıdalar tükettiğinizde böbrekler bozulur, insan korkaklaşır. Bu nedenle rafine şekerden mümkünse uzak dur. Doğal şekerler kullanmaya yönel. Şeker, böbreğin düşmanıdır. Asit üretir ve asidin yapacağı şey de böbreklere aşırı yüklenmek olur. Böbreğin besini tuzdur ama rafine tuz da böbreği olumsuz etkiler. Bütün korku ve endişenin en önemli tat unsuru tuzdur. Tuz yemeyen, alamayan, suyu ememez. Suyu alamayan, hayattan bir şey alamıyordur. Bu yüzden dışarıdan daha çok almak zorunda hisseder kendini. “Alışveriş yapayım, yeni bir şey alayım. Oradan buradan bir şey edineyim...” diye düşünmeye başlar. Dışarıdan aşırı beslenme ihtiyacı da yine aynı kaynaktan beslenir. Mümkün olduğu kadar evde yemek ye. İşyerine, okula evinden yemek götür. Bunlar geleceğin çok önemli konuları olacaktır. 

Miden kontrolün organıdır. Neden kontrol etme ihtiyacı duyarsın? Çünkü güvenemediğin bir durum, kişi ya da olay söz konusudur hayatında. Kendi hayatını veya çocuğunun hayatını kontrol etmeye çalışırsan, Yaradan’a, sisteme veya kendine güvenmiyorsun demektir. Güvenmiyorsun ki kontrol etmeye çalışıyorsundur... Kontrolcülük, mideyi ve böbreği hasta eder. Kontrol varsa, güvensizlik vardır. Emin ol ki her birimizin çeşitli kademelerde, hayat içinde kontrol ettiği yerler vardır. Hepimiz bu yoldayız. Hiçbirimiz bitirmedik. Göreceğiz, bakacağız, alanı boşaltacağız, temizleyeceğiz. 

Eğer “Kendimi bileyim, kendimi bilmek zorundayım, idrak etmek zorundayım!” diyorsan, yine kontrolcüsün demektir. “İdrak edeyim; şu konuyla ilgili idrakler gelsin, sunulsun...” diye düşünüyorsan, dilek aşaması varsa, her şey çok güzel olacaktır. İstek aşaması varsa, yine kontroldür. İlahi sistem, dileyene kolaylıkla verir, isteyene zorlukla... Önce korkularını, endişelerini, yani bugüne kadarki kendi karanlık tarafını kucaklaman çok önemlidir. Bugüne kadar gelecekle ilgili endişe etmeye ihtiyaç duymuş olabilirsin. Geçmişte yaşadığın bir korkunun tekrar edeceği korkusunu yaşamış olabilirsin. 

Bazen alan belirlemek için, bazen kendi nefsinin alanını bilebilmek için, bazen kendini dışarıdan koruyabilmek için ihtiyaç duymuşsundur korkuya. Korkuların her neyse, her biri aslında bir karanlık enerji, bir yapışkan enerjidir. Eğer hayatının içine Yaradan’ı ve sistemi koyabiliyorsan, korkularının hepsi gidecektir. Hepimizin yaşadığı her şey, Yaradan’ın izniyle ve bizim onayımızla oluyor. Senin onaylamadığın herhangi bir şey, bir hastalık ya da bir olay cereyan edemez hayatında. O zaman kendin için isteyeceklerinin, bugün istediğin şekilde olacağının eminliği, sana güven verecektir. Bu yüzden ne isteyeceğini bilmen ve öğrenmen çok önemli... Bazen bilemediğin için bazı sorularla, isteklerle kendi hayatını zorlaştırabiliyorsun. Her şeyin senin için olduğunu, sen istediğinde sana sunulacağını bil. Korkuyu hayatından gönderebilmek için, bırakmalısın. Bırakman gereken şey, öncelikle bildiklerindir.

Endişe:

Geçmişte yaşananların geleceğe yansıyacağının, tekrarlanacağının kaygısıdır endişe, bir tür hüsnükuruntudur. Bastığın zeminin ayağının altından çekilip alınacağının, olayların ve insanların kaypaklığının zannıdır. Kişi kendine güvenemedikçe hayatındakilere ve hayata da güvenemez. Kimi zaman aşırıya giden pozitif duygular kimi zaman da aşırıya giden tedbirsizlik ve şuursuz güven, güven duygusunu zedeler. Diğer bir deyişle derindeki güven yoksunluğu başkalarına haddi aşan güvenimler kazandırarak endişe kaynaklarını çoğaltır. Endişe arttıkça yaşama ve insana duyulan güven azalınca, önce panik atak ve depresyonlar, ardından da büyük yıkımlar ve çöküntüler meydana gelebilir. Huzursuzluğun ana sebebi endişedir. Huzursuzluk sembolik olarak şeytanın huzurunda olma halidir.  

Bilimsel şüphe keşfetmek için faydalıyken, şüpheyi meslek edinmek Allah’a ve kendine güvensizliği artırır. Güvenemeyen eskileri bırakamaz ve geçmişe tutunma zorunluluğu hisseder. Geçmişi tek gerçeklik zanneder. Bu yüzden sürekli geçmişte yaşar. Geçmişse, negatifi sembolize ettiği için, sadece negatife odaklar ve olumsuzlukları davet eder. Endişe, böbrek, hormonal sistem ve bel bölgesi ağrılarına sebep olarak, iyileşmeye duyulan ihtiyacın mesajlarını verir. Endişeyi neden hayatımıza davet ederiz? Tabii ki daha dikkatli olmak, özenli davranmak, kendi alanımızı koruyabilmek ve ezberleri bırakmak için hayatımıza davet ederiz. Böylece gelecek hedeflerini belirleyebilen ve yaşama güvenen biri oluruz. Ne var ki endişe kronikleştiğinde, hormonal dengeyle birlikte yaşamın dengesi de bozulabilir. Kişi Allah’a güvenmeyi öğrenebilmek için hiç kimseye veya hiçbir şeye güvenemez hale gelebilir. Bu aşırı uçlardaki insanlar neye teslim olacağının kararını kendileri verirler. Kimi Allah’a, kimi de tedirginliğe teslim olur. Dileğimiz her zaman seçimlerimizin bizi buluşturduğu şeyin huzur vermesidir.

Acı ihtiyacı:
Eğer bulunduğun anın içinde değilsen, sürekli düşüncelerinle ve duygularınla başka yerlerdeysen, başka zamanlarda ve başka yerlerde olmaya ihtiyaç duyuyorsan, fazlasıyla hayal dünyasına dalıyorsan, yaptığın eylemi topraklamıyorsan, başladığın işi bitirmek konusunda kendini yeterince istekli ve güçlü hissetmiyorsan, kök çakranla ve hayata köklenmenle ilgili bir sinyal vardır orada. Burada olduğunu hissedemiyorsan, “Hayattayım, buradayım...” diyemiyorsan bunu zihinle yapmaya çalışırsın. Zihnin, seni burada olduğuna ikna edecek güçte değildir. Bunu anladığında, devrimini başlatabilirsin. Hayatla yeterince temas kuramayan, hayat içinde kendini daha az hisseder. Bazen bu bağ kopma noktasına kadar bile gelebilir. Var olduğunu, hayatta olduğunu, bir olayın içinde olduğunu hissedebilmen için düştüğün kuyudan çıkabilmek için çağırdığın yardım ipinin adı acıdır. Yarı şuurlu ya da otomatizma içinde yaşayanların çoğu acıya sarılarak, hayatla, insanlarla ve olaylarla bağlantıda olduğunu deneyimler. Hayatla bağ kuramayanın iyileşme reçetesi acıdır. 

Acı elbette duygusal ya da fiziksel düzeyde yaşanabilir. Acının uyguladığı basınçla içinde bulunulan durum daha iyi değerlendirilir. Duyular kişiyi orada olmaya iter. Herhangi bir konuya daldığın ve kendini kaybolmuş gibi hissettiğin an kolunu çimdikle. Acıyı hissettiğin noktada tekrar var olursun. Öyleyse kaybolup gitmekten, zamana saçılmaktan ya da bağlantısızlıktan özgürleşene acı deneyiminden de özgürleşmesi hediye edilir. Bir danışanım çok yüksek manevi haller ve tezahürler yaşamıştı. Kendi deyimiyle gördükleri, işittikleri ve hissettikleri onun bu dünyadan ayağını kesmişti. O kadar güzel ruhsal deneyimler yaşamıştı ki artık dünyaya dönmek istemiyordu. Hatta dünyayı fakir ve aşağılık bulmaya başlamıştı. Zaman içinde öyle yoğun eklem ve kemik ağrıları ortaya çıktı ki acıları dayanılmaz bir hal aldı. Ona gerçekliğini, hayatının sosyal ve fiziksel imkânlarını olduğu gibi kucaklayarak kabul etmesini tavsiye ettim. Manevi alanda yaşadığı tatları dünya hayatına da taşımayı öğrenerek hayatın güzellikleriyle buluşmayı ve tat almayı kabul etti. Kısa süre sonra acılarından kurtulduğunun müjdesini verdi. O artık öncelikle beş duyusuyla bulunduğu yeri gözlemlemeye ve her nefesin, her şahitliğin kıymetini bilerek yeni bir hayat deneyimine geçti. Bu nedenle artık acıyla değil, güzel tatlarla buluşmaya ihtiyacı vardı. 

Acı bedenimizdeki sinir sistemi üzerine kayıt yaparken en derin barkodlama izini kullanır. Deneyimlerin bilgisini hayrımıza kullanmak faydamızadır. Ama takıntıya dönüştürüp sürekli korku içinde bir şeylerden kaçınmak çözümü zorlaştırır. Böylece kaçınılan olaylar kendini tekrarlayan bir kadere dönüşür. “Evet, ben bunu yaşadım. Bu deneyim, şuradan şuraya gidebilmem içindi. Bunu gördüm. Bu deneyimde hapsolmaya, onu sırtımda taşımaya ihtiyacım yok...” demeyi bilmek daha iyidir. Bu hatırayla fazla haşır neşir olmak isteyen tarafın, geleceğe gitmek istemeyen tarafındır.

Sevgi, şefkat:

Sevgi, insanın yüreğiyle ve derinlikleriyle ilgilidir. Bu dünyada bize en çok lezzet verecek haldir. Biz, yiyip içtiklerimizden, görüp gözettiklerimizden daha fazla sevgiyle beslenmeye ihtiyaç duyarız. Sevginin doğadaki karşılığı sempati yasasıdır. Gezegenlerin ve galaksilerin birbirlerine çekiminde, çiçeklerin, arıları ve kelebekleri davet etmesinde bile sevgi yasası vardır. Hayatın devamlılığı, üreme, itişme, kıskançlık hatta nefret, sevginin ya da sevgisizliğin sonucudur. Yüreğinin derinindeki sonsuzdan bembeyaz bir ışığın kaynayarak göğsünün duvarlarına gelip tırmanmaya çalıştığını düşün. Yaşananları hazmedip sindirebildikçe, özümsedikçe ve kendini geliştirdikçe saydamlaşan kafesinden sevgi tüm berraklığıyla ve ışıltısıyla etrafına yayılır. Yansıdığı her yürekte görebilen için bir kıvılcım çakar. Kaynaktan her birimize sevgi ışığının projeksiyonu bol miktarda yapılsa da gerek yaşanan olayların duyguları sertleştirmesi ve katılaştırması, gerek gelişime ve değişime direnç gösterilmesi ışığın hissedilmesi, görülmesi, yansıması ya da yaşanmasında perdeler oluşturur. Bu sebeple her birimiz kendi gelişmişlik ve şuurlanmışlığımız oranında sevebiliriz. Yani şuurlandıkça daha çok sevebilir, sevdikçe daha çok şuurlanabiliriz. Yaşam deneyimleri bizi geliştirmek, yani sevgiyi içimizde serbest bırakmak içindir. 

Şimdi gündelik hayatımızın içinde de sevgi alışverişlerine bir bakalım. Sevgi, genel anlamıyla vermektir. Karşılıksız, beklentisiz ve koşulsuz olanı makbuldür. Bir kır çiçeğinin hiçbir beklentisi olmadan, hiçbir şeyi diğerinden ayırt etmeden, göreviymiş gibi hissederek koşulsuzca kokusunu yayması sevgidendir. Tabii önce o kokuyu kendine alıp kendini beslemek kaydıyla... Sen de insana, doğaya koşulsuzca sevgi veriyor musun bir bak. Veriyorsan, çoğaltarak yola devam. Veremiyorsan, bunu, kendini seyrettiklerinden ayırdığın ve farklı gördüğün için yapamıyorsundur. Hepimizin aynı geminin içinde olduğumuzu, dünya anadan beslendiğimizi ve paylaştıkça çoğalacağımızı hatırla... Kendini sevmeden başkalarını sevmeye çalışanlar, sevginin ne olduğunu anlayamadıkları için tanımlarını da karıştırabilirler. Böylelikle elbiseyi, eşyayı, kuzu yemeyi ya da filmi “severim” diyerek tarif ederler. Sevdikleri insanlara da “hoşlanırım, beğenirim” derler. 

İçeriden fışkıran sevginin ateşi ne kadar yansıyorsa o kadar sevgiyi hissedersin. Kucaklamak istersin. Doya doya bakmak istersin. Hayranlığını şükürlerle dillendirmek istersin... Sevgiyi içinde hissettikçe, zıtlıkların birbirini tamamlamak, olumsuz davranışların bir görev ve olanın bir hediye olduğunu fark edersin. Biz sevgimizi büyütürken varlığımızı ve Allah’a olan inancımızı da büyütürüz. Bu yüzden yeryüzünde “bir” dediğimiz yaratıcıyı, her birimiz farklı şekillerde anlar, algılar ve hissederiz. Kâinatımızda her türlü enerjinin alışverişinde bir bedel uygulaması olduğu halde, sadece sevgi için koşul ve karşılık yoktur. 

Sevginin frekansı gereği korku ve öfkeyi yutarak yok edebilme gücü vardır. Korku ve öfke ise emerek, sevgiyi tüketebilme özelliğine sahip... İnsan, hayat deneyimleriyle ve potansiyeliyle, sevgi ışığının geçeceği aktarım borularını kirli tutuyorsa, ışık zannederek akıtılan, karanlığın bir unsurudur. Bu konuyu, çok temiz bir kaynak suyunun kirli ve paslı borulardan geçerek akması gibi tezahür edebilirsin aklında... Akışı kirleten öğrenilmişlikler, cahillikler, kaba ve geri realite frekanslarıdır. Tabii ki isteyen bir çiçeği, bir kelebeği dahi yeniden sevmeye başlayarak, sevgiyle iletişime geçerek perdelerini tekrar açabilir. Her an kirli boruları ve kanalları temizlemek bizzat kendi elimizdedir. Bazen bir kedi, bir köpek, bir kuş ya da saksının içinde açan bir gül kapanan kalbinin tekrar sevgiye açılmasına aracılık edebilir. Tüm gülücükler ve kahkahalar kalbini açarak, tekrar sevebilmen içindir. Öyleyse gülümse hayata, kendine ve tüm organlarına. Göreceksin ki sen kalbine gülümsedikçe kalbin de sana ve etrafındakilere gülümseyecektir, gülümsetecektir. Hayat içindeki birçok davranışını, sevilmeye olan ihtiyaçların belirledi. 

Özellikle dışarıdan onaylanmak isteyen, daha başarılı, daha gözde, aranan ve gıptayla bakılan biri olmak isteyen tarafının arkasında da aynı mekanizma var. Başarılı sporcuların, sanatçıların ve sahne sanatlarındaki bol alkışın perde arkasında sevilerek onaylanma ihtiyacı vardır. Fakat her birimiz için kıymetli olan önce kendimizi sevebilmek, sevgimizden ve sevildiğimizden emin olabilmektir. Sevgi titreşimlerinin yükselip merhametin gelişerek senden yansıyanları kucaklaması şefkatle olur. Gecenin tüm yeryüzünü örtmesi gibi şefkat de odağındakileri sevgiyle kucaklar. Hiçbir canlıyı, cansızı, karmaşayı ya da akışı dışlamadan tamamen kucaklayarak içine alır. Şefkatte realite, varlık ve insan ayrımı gözetilmez. Tarafsızca ve duygusallığa izin verilmeden, hakkıyla, sevgi yağmurları tüm toprağa serpilir. Hem de doğayla ve ilahi yasalarla uyumlu şekilde... Her insanın kendi seçtiği ve ihtiyacı olan kadere saygı duyarak, yardıma hazır fakat ne acıyarak ne de kendinden aşağı görerek yardım elini uzatan el şefkatin elidir. Yumuşacıktır... Sana senden yakındır... Veren ve alanın birliğini içerir. Şefkatli bir elden bir şey alırken kendini, veren sanırsın. Lütuf alırken lütfeden gibi hissedersin. Sevgi ve şefkatle besleyip beslenmek nasibimiz olsun.

Sevinç ve neşe:
Korku ve endişe yaşam ateşini zayıflatıp söndürürken sevinç ve neşe ateşi güçlendirip çoğaltır. Hayatın güzelliklerini ve işleyen düzeni fark ettikçe oluşan hayranlık seni coşturur ve sevincini artırır. Yaşam içindeki küçük siparişlerinin sana sunulması sevinç kıvılcımları yaratır. Dileyene, olana ve verene şükür haliyle bir selamlaşma halindeysen sevinç ateşin daha da çoğalır. Bildiklerini, ezberini ya da otomatizmanı yaşarsan sevinç azalır. Zamanla hayatın güzelliklerini görmez olursun, soğursun, güzelliklere arkanı dönersin ve yaşama küsebilirsin. Oysa her anın yeni bir deneyim olduğunu fark edip bu deneyimle ilk defa buluşmanın tadıyla seyre geçersen, sunulanlarla çok daha derin seviyede buluşabilirsin. İşte o zaman buluştuğun seni öyle bir kucaklar ki sevincin neşeyle kahkahalara dönüşür.

Neşeliler neşe üretirler. Neşeli görünenler ise içlerindeki hüznü gizlemek için neşe maskesi takarlar. Bir yerde abartılı görünen neşe ve kahkaha varsa orada derin üzüntüler ve kederler vardır. Olanı kabulün idrakini ve sevginin sarmalayıcı ışığını derinlere yolladığında kurumuş ya da çölleşmiş topraklardan yeniden gerçek sevinç ve neşe kahkahalarını yeşertebilirsin.

Güven ve huzur:
Kontrol, endişe, korku ve huzursuzlukların kaynağında güvensizlik vardır. İnsanın gelişmişliği, tekâmül seviyesi ne kadar gerideyse güveni de o kadar azdır, olumsuz duyguları da o derece yoğundur. İnsan geliştikçe, hayatla ve hayatındakilerle ilişkisi derinleştikçe, sistemi okuyabildikçe, var oluşu ve Yaradan’ı hissedişi arttıkça güvensizliği, güvene dönüşür. Bütün güvensizliklerin başında Allah’a olan güven ve iman eksikliği vardır. Ona güvenmediği için sisteme, sisteme güvenmediği için hayata, hayata güvenmediği için kendine, kendine güvenmediği için etrafındaki insanlara ve olaylara da güvenmez. Oysa ilahi yasalar gereği insan güvendikçe güvenilir olaylarla ve kişilerle karşılaşır. İnsan ne kadar güvenemiyorsa o kadar güvenilmeyecek olaylarla ve kişilerle buluşur. Bu sebeple korkulan, endişe edilen ve kaçmaya çalışılan olaylar ve durumlar daha hızlı şekilde yaşama davet edilir.

Dünya, hayat ve yaradılış sadece hayra doğru akmak üzere tasarlanmıştır. Şer gibi görünen olayların bile ardında hayır vardır. Çünkü her birini tüm potansiyelinle hayatına davet eden, kendi gelişimin ve ilerleyişin için doğruyu seçen sensin. Güvensizliğin arkasındaki temel ögelerden birisi de sana verilen yetenekleri, güçleri ve fırsatları görmezden gelmen, kabul edememen ve yok saymandır. Tabii bu güçleri fark edip kullanabilme ehliyetine gelebilmen de bir hak ediş gerektirir. Hayatımın bir döneminde yakın çevremdeki insanlar kendilerine güvensinler diye onları güçlendirmeye çalışmıştım. Ne ilginçtir ki onlara fark ettirdiğim güçlerini ve yeteneklerini önce benim üzerimde kullanmaya kalktılar. Ben de üzerlerinden elimi ayağımı çekme kararı aldım tabii... 

Etrafınızdaki zayıfları ve güçsüzleri, onların bir talebi ya da samimi niyeti olmadan hareket ettirmeye kalkmayın. Liyakat prensibiyle bilginizi, gücünüzü ve yardımınızı paylaşın. Ne kadar kendine güvenip güvenilir olursan o kadar güvende olur ve korunursun. Kimileri dertten, sıkıntıdan, sorundan ve üzüntüden beslenmekten hoşlanır. Negatif seçeneklerden öğrenme ihtiyacında olanlar huzursuzluklarıyla, sembolik olarak, şeytanın huzurunda olmayı seçenlerdir. Sana sunulan hayatın, ne kadar senin siparişin olduğunu anlayarak yaşıyorsan o kadar sisteme güvenirsin. Sisteme ve Allah’a güven, kendini hayatın akışına bırakmana yardımcı olur. Hayat nehrinin içinde, güvenli bir kayıkta, çevreyi gezdirildiğini hisseden akışın içinde kucaklanır. Bu şahitliğin adı huzurdur. Huzurlu olan huzurda ve onun huzurundadır. Bu seni, neye teslim olacağını bilmeye ve teslimiyete götürür. 

Tüm duygular, negatif diye değerlendirdiğimiz korku, endişe, öfke, kızgınlık, kıskançlık veya pozitifleri diye değerlendirdiğimiz sevinç, neşe gibi duyguların hepsinin bize yararı vardır. Sadece nerede nasıl kullanıldığını veya hangi kader, kod ve programla hayatımızda olduklarını fark etmek önemli. Olumsuz diye nitelendirilen duyguları ne için oraya koyduğumuzu fark ettiğimiz an da o duygulara olan ihtiyaç biter. Olumlu duygularında, olumsuz duygularda olduğu gibi doğru yönetilebilir olması önemlidir. Sen eğer duygularını tanıyarak sana olan hizmeti görerek onları yönlendirip yönetebiliyorsan hayatının ve duygularının efendisisindir. Duygular seni yönetiyorsa o zaman sağa sola çarpmak durumunda kalabilirsin. Birçok huzursuzluğun tatsızlığın ardında, duyguları tanımama ve duygular tarafından yönetilme durumu vardır.

Bu yazı toplam 8113 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
123456
Tüm Hakları Saklıdır © 1971-2023 Dersim Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 (428) 212 10 16 | Faks : 0 (428) 212 10 16 | Haber Scripti: CM Bilişim