• BIST 15133.54
  • Altın 6881.89
  • Dolar 45.365
  • Euro 53.4656
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 18 °C
  • Tunceli 19 °C

Munzur Mücadelesinde Yön Arayışı: Sahaya Dönmek

Munzur Mücadelesinde Yön Arayışı: Sahaya Dönmek
Dersim’de ekolojik sorunlara karşı verilen mücadelenin seyrine baktığımızda, şimdiye kadarki kazanımların başında halkın doğrudan ve fiili müdahalesinin geldiği açıkça görülür.

Dersim coğrafyasında doğa, sadece ve sadece  korunması gereken bir alan değil; aynı zamanda uğruna bedel ödenen, sahiplenilen bir yaşam biçimidir. Bu nedenle projeleri hayata geçirmek isteyen şirketlerin karşısına çoğu zaman mahkeme salonlarından önce sokakta, derede, vadide çıkılmıştır.

2010 yılında Ana Fatma bölgesinde baraj projesi kapsamında başlatılmak istenen sondaj çalışmalarına karşı gelişen refleks, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Haberin kente ulaşmasının ardından binlerce insanın kısa sürede harekete geçerek kimi koşarak, kimi araçlara binerek bölgeye gitmesi ve çalışmayı fiilen durdurması, bu coğrafyada sahaya dayalı müdahalenin nasıl bir güç yarattığını açıkça ortaya koymuştur. Konaktepe 1 ve 2 Barajı ve HES projeleri için Ata Holding ve Soyak Holding öncülüğündeki konsorsiyuma karşı yürütülen mücadele; Hozat’ta HES projelerine karşı Adalı Holding’e karşı gelişen tepkiler, Pülümür Barajı ve HES projelerine karşı Saran Holding önünde gerçekleştirilen eylemler ve Limak’a karşı ortaya konulan doğrudan tutum, bu direnişin somut örnekleri olarak hafızadaki yerini koruyor. Aynı şekilde, siyasi iktidarın yerel temsilciliklerine yönelen protestolar da yalnızca bir tepki değil, aynı zamanda karar mekanizmalarını zorlayan etkili müdahaleler olmuştur.

Ancak bugün gelinen noktada farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Dersim’de yalnızca maden şirketlerine karşı değil; baraj ve HES projelerine, orman talanına, suyu ticarileştirmeye çalışan tüm girişimlere karşı da toplumsal tutumun giderek pasifleştiği görülüyor. Mücadele, sahadan çekilerek büyük ölçüde sosyal medya ile sınırlı bir görünürlük alanına sıkışma riski taşıyor. Oysa görünürlük ile etki aynı şey değildir. Ekranlarda büyüyen bir tepki, sahada karşılık bulmadığı sürece gerçek bir güç oluşturmaz.

Bir diğer önemli sorun ise mücadelenin giderek dar bir alana sıkışmasıdır. Hukuki süreçler kuşkusuz vazgeçilmezdir; ancak tek başına belirleyici değildir. Dosyalar, dilekçeler ve bilirkişi raporları, ancak arkasında güçlü bir toplumsal irade olduğunda gerçek bir anlam kazanır. Aksi halde hukuk, çoğu zaman geciktiren ama durdurmayan bir mekanizmaya dönüşebilir. Bununla birlikte, mücadele ediliyormuş gibi yapılan ancak sahada karşılığı sınırlı kalan bir yaklaşımın giderek yaygınlaştığı, samimiyetten uzak ve daraltılmış hedeflerle yürütülen bir çizginin öne çıktığı da gözlemlenmektedir. Hedeflerin ve mücadele alanlarının bu ölçüde daraltılması, sürecin en önemli handikaplarından biri olarak karşımızda durmaktadır.

Son dönemde özellikle AB fonları destekli bazı yapıların “yeni aktörler” yaratmaya dönük proje merkezli girişimleriyle birlikte, ekolojik mücadelenin özünden koparılmak istendiği yönünde ciddi kaygılar da ortaya çıkmaktadır. Zaten uzun süredir bir “proje mezarlığına” dönüştürülen Dersim’de, yaşamı ve doğayı savunma hattının toplumsal zeminden uzaklaştırılarak teknik raporlara, vitrin çalışmalarına ve fon eksenli ilişkilere sıkıştırılması, mücadeleyi büyütmek yerine zayıflatma riski taşımaktadır. Bu nedenle Dersim’in, sahici toplumsal karşılığı olmayan bu yaklaşımlarla arasına mesafe koyması; gerçek mücadele dinamikleriyle, bedel ödeyen ve sahada varlık gösteren yapılarla ortaklaşmayı yeniden güçlendirmesi gerekmektedir.

Dersim’in doğasını, Munzur’u savunmak; çok katmanlı bir mücadeleyi zorunlu kılar. Ekolojik verilerle beslenen bilimsel çalışmalar, sahadan beslenen gözlemler, hukuki girişimler ve toplumsal mobilizasyon birbirinden kopuk değil, iç içe geçmek zorundadır. Bu bütünlük sağlanmadığında her alan kendi içinde zayıflar; birlikte hareket ettiğinde ise çarpan etkisi yaratır. Bu nedenle, Dersim adına mücadele ettiği iddiasıyla ortaya çıkan ancak bu bütünlüklü hattı zayıflatan yaklaşımların da açık biçimde tartışılması ve teşhir edilmesi gerekmektedir.

Sokak eylemleri, halk buluşmaları ve yerel örgütlenmeler bu mücadelenin “tamamlayıcısı” değil, omurgasıdır. Çünkü doğa talanı çoğu zaman kağıt üzerinde değil, sahada başlar; ona karşı duruş da en güçlü biçimini yine sahada bulur.

Bugün açık biçimde görülmelidir ki; pasif mücadele biçimleri bu coğrafyada kazanım üretmemektedir. Mücadeleyi sosyal medya görünürlüğüne, dar hukuki prosedürlere ya da proje masalarına sıkıştıran anlayışlar, farkında olsun ya da olmasın, yaşam savunusunun toplumsal gücünü zayıflatmaktadır.

Doğa talanı masa başında planlanıyor olabilir; ancak onu durduran irade her zaman sahada kurulmuştur. Dersim’in hafızası bunu defalarca göstermiştir. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni vitrinler ya da yeni “aktörler” değil; yeniden halkın kolektif iradesini büyütmek, yeniden yan yana gelmek ve yeniden sahada olmaktır.

Dersim Doğasının ve Munzur’un geleceği; şirketlerin karşısında geri çekilmeyenlerin, yaşam alanlarını terk etmeyenlerin ve bedel ödemeyi göze alanların ellerinde şekillenecektir.

Kısacası; Munzur, ancak ona sahip çıkanların sahadaki direnişiyle özgür kalır.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 1971-2023 Dersim Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 (428) 212 10 16 | Faks : 0 (428) 212 10 16 | Haber Scripti: CM Bilişim