• BIST 104.595
  • Altın 229,090
  • Dolar 5,4621
  • Euro 6,1917
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 15 °C
  • Tunceli 7 °C

Faiz Oranlarındaki Artış, Hükümetin Düşüşünün Başlangıcına Yorumlanabi

Sabit MENTEŞE
Peşinen söylemek gerekirse, kuvvetle muhtemeldir.

İnceden inceye ve çaktırmadan yapılan zamlar, ucundan ve azcık faiz artırımları, çalışanların ücretlerinde milimetrik oynamalar, taşeronlaştırmalar, Türk lirasının değerinde meydana gelen ve durdurulması epeyce zor görünen düşüşler… vs. tüm bunlar tam anlamıyla bir devalüasyonun ve ödenmesi istenen bedellerin ayak sesleridir.  Kaldı k  bu şekilde yapılan devalüasyonların benzeri örnekleri ise tarihimizde pek çoktur.. Bunlardan  en iyi bilinenler 1943, 1946, 1958, 1970, 1978, 1979, 1980, 1994’de ve son olarak ise 2001’de yapılan devalüasyondur.  İlginçtir tüm bu devalüasyonların sonuçları da üç aşağı beş yukarı benzer olmuştur.  Görünen o ki bu devalüasyonun sonucu da geçmiş benzerleriyle aynı olmasıdır.  

Keza gerekli tedbirlerin alınmaması durumunda..! 
 
27 Mayıs 1960 darbesi 1958 ve öncesi devalüasyonların (1943, 1946, ) çocuğudur. 4 Ağustos 1958 kararları o dönem yaşanan uluslar arası buhranın ülkeler bazında sözgelimi Türkiye tarihinde maliyeti en yüksek ikinci en büyük devalüasyonu (Devele oranı % 330- 2 lira 80 kuruş olan dolar, 9 liraya yükselmiştir)’dur. 1960 darbesiyle Menderes götürülmüştür. Arkasında % 54.7 gibi yüksek bir oy  vardı.  Daha sonra 1970 devalüasyonuyla (Türk lirasının değeri % 66.6 oranında devalüe edilmiştir-1$ 9 liradan, 14,85 liraya yükseltilmiştir) 12 Mart 1972 de adına ara rejim denilse de, gerçek bir darbedir- Demirel’in kibarca gidişi ile sonuçlanmıştır. Arkasındaki halk desteği oldukça yüksekti. 12 Mart 1972’ye halk bazında bakıldığında ise, nice “üç fidan” ve ardıllarına mal olmuştur. Bilindiği üzere 12 Mart “üç fidanın kıyımı” ile başlayan saldırılarla yeni boyut kazanmış, ortalık kan gölüne döndürülmüş ve öte yandan halk kendi içinde biri birine kırdırılmış,  oligarşinin talan aktörleri gayet güzel bir biçimde kendilerini kamufle ederek varlıklarına varlık katmışlardır. 
Daha sonra, 1977, 1978 ve 1979 devalüasyonlarının topladığı karabulutlar yine nice halk çocuklarının kanına mal olmuş, o dönemi yaşayanlar bilir, yetmemiş, 1980 (develüasyon oranı % 32)’ de doluya dönmüştür. 12 Eylül 1980’de yapılan darbe 24 Ocak kararlarıyla resmen ve alenen halka fatura edilmiş, böylece, misli görülmemiş miktarda ülke kaynakları uluslar arası sermayeye hem de borçlanma eklemeli olarak peşkeş çekilmiştir. Yaşam koşulları bozulan halk kendi tepkisini, giderek sesini yükselterek göstermiş ve bu kez de devletin demir yumruğu görülmemiş sertlikte halkın-çalışanların tepesine inmiştir. 

12 Eylül Sonrası Neler oldu?

12 Eylül 1980 sonrası yaşananları alt alta yazmak ve bir çırpıda anlatmak mümkün değil. 12 Eylülün getirdiği istibdat koşulları emek cephesinin sesini önemli derecede kısmış ve bu durum uzun bir süre devam etmiştir. İç ve dış borcu artarak devam etmiş ve kısmi bir durulma olmuşsa da Türk parası değer kaybını sürdürmeye devam etmiştir. Zaten dış ticaret açığı da hiçbir zaman kapanmamıştır. 1994 yılında tekrar bir devalüasyon  kaçınılmaz olarak 1997 yılında “post modern darbe” ile Çiller’ gitmiştir. Çiller ortaklı hükümetin arkasında da yüksek oy oranı vardı.  2001 Şubatı Türk siyasi yaşamında yeni bir miadıdır. 22 Şubat 2001 yılındaki devalüasyon ve Derviş’in paketi, eski partileri devre dışı bırakan post neo-mağduriyet darbesiyle AKP’yi iktidara taşımıştır. Baykal’ın bakımlı erkek olduğu bu ara anlaşılmıştır. Keza Ecevit gittiğinde de arkasında az desteksiz gitmemiştir. Çocuklaştırıldı. Neredeyse diri diri mezara gömeceklerdi. 
AKP geldiğinde dünyada ve Türkiye’de oldukça olumlu bir havanın hakim olduğunu ve tüm göstergelerin AKP lehine olduğu bilinmektedir. Ve kendilerinden hem batı eksenli küresel güçler ve hem de halk çok şey bekledi ve bunların neredeyse tamamını yaptığı algısı oluştu. Ancak durum gelinen noktada hiç de böyle olmadığı daha yeni yeni anlaşılır oldu: 

AKP’nin ekonomideki başarı göstergeleri yapılan duble yollar, limanlar, hanlar, hamamlar vs.lerle açıklanmaya çalışıldı. Ramazan sofraları, dağıtılan kömürler, abla-ağabey muhabbetti, verilen sadaka paketleri.. vs. vs. Bunlar bir ekonominin nicel büyüme yönüyle yapılanlar olarak görülebilir. Bazen işe de yaramıyor değiller. Bazen küçük hizmetler büyük mutluluklara neden olabilir. Keza büyütülen hizmetler, büyük hezimetlere de. Ancak, gerçek ekonomik göstereler bunlar olmasa gerek.  
Gerçek ekonomik göstergeler bir ülkenin satın alma gücü ve dış alacak ve verecekleri ile ilgilidir. Üretime dayalı ekonomisinin gücüne ve günümüzde bilgi toplumunun gerektirdiği teknoloji üretimine ve tabii ki tüm bunların yanında istikrarlı bir sayasal yapıya sahip olmaya bağlıdır. Peki, bunların hangisi günümüz Türkiye’sinde bulunmakta ya da sağlanmış, ya da sağlanmaktadır?    
Nitekim aşağıda verilen tablo incelediğinde, dış borcun seyri ile tablodan sonra  paragrafta verilen iç borcun genel görümümü durumu açıklar nitelikte olduğunu göstermektedir.


DIŞ BORÇ GÖSTERGELERİ(1960-2012)

AKP Öncesi (3 Kasım2002) AKP Dönemi(2002-2014)
Yıllar Borç Miktarı*         Yıllar Borç Miktarı*
1960 0,558                 2003 144,087
1970 2,297                 2004 161,008
1975 3,250                 2005 170,571
1980 16,227                 2006 208,407
1985 25,476                 2007 250,422
1990 49,035                 2008 281,403
1995 73,278                 2009 269,618
2000 118,806                 2010 292,281
2002 129.592                 2011 309,444
  2012 3Ç 326,251
* Milyar ABD Doları

Tabloda dış borcun seyri ve miktarı görülmektedir. Dış borç batağı yanında iç borçlanmada da görülen dengesizlik hayra alamet değildir. İlgili kaynaklara göre aynı dönemler içinde, iç borç 103 milyar dolardan yaklaşık 250 milyar dolara çıkmıştır. Borç miktarı toplamda ise 233 milyar dolardan 576 milyar dolara yükselmiştir.
Yine aynı dönemlerde yani AKP iktidarları döneminde ihracat 4 kat, ithalat ise 5 kat artmıştır. İhracat bakla gillere dayanırken, ithalatın teknolojiye dayalı olduğu varsayılırsa, 1 liralık ihracata karşılık 1000 dolarlık ithalat yapılmaktadır. Bir helikopter alabilmek için Konya ovasının tüm buğdayını satmanız anlamına gelir. O nedenle ihracatın bir-beş veya on kat artması o kadar anlamlı olmamaktadır. Mobilya, tekstil vs. bazı araba markaları ki onlar da patent olarak yerinde sömürünün ürünüdür. İthal edilene bakılırsa başta silah sektörü ürünler olmak üzere, diğer teknoloji ürünü araçlardır. Kendi milli üretimimiz teknolojik olarak yok ve bu saatten sonra bu koşullarda olmasını beklemek de oldukça zor. En son yerli oto üretiminden söz edildi ki bu bana “ imz”a yı hatırlattı.  Sonradan anladık ki bu oto üretimi ıslak imza ile üretilecek otoymuş. Türk burjuvazisinin oto su Anadol’du, o da doğmadan işbirlikçi burjuvazi eliyle gömüldüğünün üzerinden yıllar geçti.   
Ekonominin büyümesiyle ilgili rakamlarda da bir çapraşıklık var. Büyüme 2008 yılında 0,7’ye düşmüş, 2009’da ise 4,8 küçülme olmuştur. 2012’de ise ilan edilmeyen bir kriz memleketin her köşesinde hissedilirken, büyüme revize edilen beklentilerin de altında % 3 civarında gerçekleşmiştir.
Yine çalışanlar yönünden durum değerlendirmesi yapan uzmanlar, AKP’nin iktidara geldiği 04.11.2002 tarihinde 100 TL ücret alan bir kişi bugün reel anlamda 50 TL ücret almaktadır. Sonra gelen yıllardaki büyüme ise nicel olup, nitelik yönünden sorunlu bir kalkınma gerçekleşmiştir. Bu veriler 20 büyük ekonomisi arasına en büyük tüketici olarak girme anlamına gelir.
 
Türkiye özellikle son on yılda tarım ve hayvancılık başta olmak üzere üretim ekonomisini tamamen gömmüştür. Teknoloji üretiminde ciddi bir atağı bulunmamaktadır. En bariz örneği, Dersim’in dağlarında, ovalarında, yaylalarında vs. baharın ilk günlerinde başlayan kuzu sesleri yerini baykuş sesine bırakmıştır. Tarla tarımı sıfırın altına inmiştir. Teşvik kredisiyle halk şark kurnazlığına itilmiş,  üretmek yerine, verilen yardım ve destekleri yeterli görerek, evinden tarlasından ve köyünden uzaklaşmıştır. Buna karşılık, birahane sayısında patlama olurken,  yerli üretimde çatlama olmuştur. Avuç açanların sayısı artmıştır. Teknoloji üretimi yerine, memleket ithal teknoloji çöplüğüne dönmüştür. Kuş gribi döneminde bir enjektör dahi üretilmediği anlaşılmıştır. Dönemin YÖK başkanı bu noktayı birkaç kez dillendirmiş, ancak kimse umursamamıştı.  Her evde onlarca cep telefonu, bilgisayar, MP’ler vs.. var ve çoğu kullanılmamakta. Kısacası halkın önemli bir kesimi çalışma, üretme, sorgulama, tartışma, kıyaslama vs. vs. özelliklerini yitirir olmuştur.
 Bu durum halkın yaşam koşullarının daha da kötüleşeceği anlamına gelerek, muhalif seslerin giderek yükseleceğini ve iktidarın ise beklenen halk muhalefetine karşı daha sert tedbirler alacağını göstermektedir.

Sonuç Yerine 
Geçmişte yapılan devalüasyonlar ne ise, bugünkü faiz yükseltilmesi ve sonuçları da aynı olacağa benzemektedir. Devalüasyonların sonu hayırlı değildir. Hem de hiç kimse için. Hükümetin giderek kan kaybedeceği, beklenmedik gelişmelerin olabileceği, toplumsal barışın yerini yeni cepheleşme ve çatışmalara bırakabileceği kuvvetle ihtimal dâhilindedir. Kürt sorunu bıçak sırtındadır. Toplumun diğer sosyal gruplarının da. Yani tüm kesimlerin sorunları da benzer şekilde, oynak bir zemin üstündedir. Çalışanların yüzde doksanı açlık sınırında bir yaşam sürmektedirler. 
Ülke içi sorunlar yanında, bölgede de ciddi sorunlar bulunmaktadır. Türkiye başka bir gezegende ve bölgede bulunmamaktadır. Genellikle çok kullanılan bir söz vardır: Türkiye jeopolitik öneme sahip bir ülkedir. O zaman çevresinde ve dünyada olup bitenler yönünden de jeo-politiktir. Etkilenir ve etkiler. 
Bölge ülkelerinde beklenmedik gelişmeler olabilir. Daha önceki bir yazımda küresel bunalım bölgesel savaşla atlatılmaya çalışılmaktadır. Hala atlatılmadığına göre,  

Bölgesel bir savaş olasıdır. Bundan Türkiye’nin önemli derecede etkileneceği, aktif rol alabilme zorunluluğunun gündeme geleceği söylenebilir. Gerçi bu haliyle savaşın içinde olduğu en azından bir ülke var.  Nitekim emek cephesi herkesimden çok bu durumun bilincinde hareket etmek zorundadır. Hâkim sınıf çığırtkanlık ve çatlaklarından yararlanabilmeli, halkın yaşam koşullarının oldukça bozulacağı bilinciyle mevzilenmelidir. Bir analistin deyimiyle, “Erdoğan elindeki fırsatı geçen on yılda kaçırdı. Dünyada ucuza bol para varken, hemen hemen hiçbir iktidarın eline geçmemiş uygun koşullarda iktidar olmuşken; hem dış ticaret açığını azaltacak; emek üretkenliğini ve üretimi arttıracak hem de ezilen sınıfların hayat seviyelerinde belli bir yükselme sağlayacak politikalar uygulayabilirdi”, bunu başaramamıştır. Bundan sonra başarması ise mümkün görünmemektedir. Böylece  dershane, cemaat, yargı oyunları, barış süreci, alevi açılımı,  kız erkek bir arada olur mu, olmaz mı,  vs. bunlar ..işin detayları olup, halkın sorunlarını çözmeye yönelik olmaktan çok, asıl sorunları kamufle etmeye yönelik birer araç olma özelliklerini taşıdıkları görünümündedirler. 
Böylece ekranlarda ve yazılı basında görülen iktidarla ilgili söylemler ile sosyo-ekonomik göstergeler biri birlerine o kadar da uyuşmamaktadır.  Zaten Türkiye gelinen yüzyılda sorunlarını çözmesi bir yana, arttırmış tır.  Bu nedenle Türkiye kendi sorunlarını gerçek anlamda çözebilecek siyasi irade ve yönetsel yapıya ihtiyaç duymaktadır. Ve en önemlisi Türkiye’yi yeni ve derin bir siyasi ve ekonomik kriz beklemektedir. 

Umudumuzu yitirmeden geleceğe bakmak,

Üretim ekonomisini yeniden canlandırmak,

Gerçek tam demokrasiyi inşa etmek..ana beklenti ve sorumluluk olarak ortada durmaktadır. 

İlgilenenlere duyurulur..!




smentese@tunceli.edu.tr
Bu yazı toplam 812 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006-2018 Dersim Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 (428) 212 10 16 | Faks : 0 (428) 212 10 16 | Haber Scripti: CM Bilişim