• BIST 90.787
  • Altın 255,418
  • Dolar 5,8790
  • Euro 6,5887
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 16 °C
  • Tunceli 19 °C

XIZIR ( HIZIR )

Kadir BULUT

 

            Zonema zone Xızıro,  Donema done Xızıro…(Sey Qaji)

 Xızır, deyince insanlığın kendisini bulması,  kendisine dönmesinin devasal süreci aklımda devinmeye başalar. Bugün Xızır deyince, çok dar bir anlamda anlatılmakta ve insanlarında bu dar anlam içerisinde gerçek mana ile buluşulması engellenmektedir. Peki neden engellenmektedir ? Bunu da muhabbetimizin sonunda anlamlandıracağız. Müsaadeniz olursa çok sözümü esirgemeden  sohbet etmek isterim. Çünkü,  Xızır’ ın gerçek varlığı üzerinde konuşmak açıkçası biraz cesaret istiyor. Hele de içinde bulunduğumuz dönem itibari ile egemen anlayışların , kendi sömürü anlayışlarını ve düzenlerini meşrulaştırmak için dini ve mezhepsel söylemlerini  artırdığı ve tarafgirlik içerisinde insanların kimlikleştirilmeye çalışıldığı bu dönemde, inancın kendi simgeleştirdiği kavramları sınırsız anlatmak bir o kadar zorlaşmaktadır.

Cihan var olmadan, ketm-i ademde / Hak ile birlikte yektaş idim ben

Yarattı bu mülkü, çünkü o dem’den/ yaptım tasvirimi nakkaş idim ben….( Şiri )

Simgeler ve sembollerle dolu Alevi inancında çoğu kez sır simgenin içindedir. Tıpkı midyenin içinde saklanan inci gibi. Bu Simgelerin üzerini biraz üflediğimiz zaman göreceğiz ki aklımızı, büyük bir düşünce alemine götürecek bilgi ve mana ile karşılaşacağız. Genel anlamda baktığımız zaman Alevilikte ki sır “ Hak” ın sırrıdır. Evrenin içinde, evrenin dışında  , insan içinde gizli olan bu sırrı  arayıp bulma görevi, insana düşer.  Sır bir “Hal ehli”nin işidir. Yani Kamil İnsanın işidir. Kamil insan aynı zamanda Hızır’ın mihman olduğu kişidir. Yani kamil insan Hızır’ın kendisinde var eden insandır. Peki Hızır kimdir? Ne zaman yaşamıştır? Kimin çocuğudur? Yani bir anne babası var mıdır? Varsa kimdir? Asıl ismi nedir? Evlenmiş midir? Çocukları var mıdır? Nasıl ölümsüz olmuştur? Hızır sadece İslam alemine ait bir figür müdür? Gerçek midir? Hayal midir? Peygamberler ölümsüz olamamışken o nasıl olmuştur? Bunun gibi bir çok soru uzar gider. Çünkü Hızır’ı konuşuyoruz. O tek Tanrılı dinlerde de çok Tanrılı dinlerde de Hümanist birçok felsefi akımda da kendi varlığını koruyarak günümüze kadar gelebilmiş, İnsanlığın gizemli yanıdır.

Bin bir adın var bir adı Hızır / Her nerede çağırsam Orada hazır

Ali padşahtır Muhammet vezir/ Bu fermanı yazan Ali değil mi

Evvel benem Ahir benem/Canlara can olan benem

 Azıp yolda kalmışlara / Hızır medet eren benem

Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler/ Meğer Hızır İlyas olsa, ab-ı hayat içmiş gibi..

XIZIR ( HIZIR )…?

            Hızır ismi, Arapça kaynaklarda Hadr şeklinde yer alan ve Arapça kökenli bir olduğu kabul edilen bu kelime Türkçe de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır.  Hadr “ yeşil, yeşilliği fazla, çok olan yer “ manasında ki ahdar ile eş anlamlıdır.  Bazı İslami kaynaklarda bu ismin, kuru yerde oturduğunda altında otların yeşerip dalgalanması ( Buhari, “ Enbiya” .29)  nedeni ile verildiği kaydedilmektedir. Bununla birlikte Ahdi Atik’te yer alan “ adı filiz olan adam” ( Zekeriya,6/12) inancının etkili olduğu da ileri sürülmüştür. Hızır isminin İlya’nın,  Arapça’laşmış şekli olan Belya olabileceği de iddia edilmiştir.

İsmi ile birlikte varlığına dair de iddialar ve tartışmalar devam etmektedir. Resmi İslam kaynaklarının çoğunda, kendisini daha çok söylencelerde duyumsatan ve yaşatan bir peygamber olarak bilinmektedir. Kendisinin yaşamı ile ilgili kesin bilgiler bulunmamakla birlikte , tarihi olaylar çerçevesinde bazı yaklaşımlar sergilenmiştir. Mesela, M.Asım KÖKSAL’ın akademik düzeyde hazırladığı ” Peygamberler Tarihi” nde hep rivayetler ile Hızır Peygambere değinilmekle birlikte şu bilgileri de aktarmaktadır: “ Rivayete göre; Hızır Aleyhisselam’ ın soyu: Belya( veya İlya) b. Milkan,b.Falığ,b.Abir,b.Salih,b.Erfahşed, b.Sam, b. Nuh Aleyhisselam olup babası büyük bir kraldı. Kendisinin; Adem’in oğlu olduğu veya Ays b. İshak’ın oğullarından olduğu veya İbrahim peygambere iman edip, Babilden onunla birlikte hicret edenlerden birisi olduğu  yada Farslı bir babanın oğlu olduğu , Kral Efridun ve İbrahim peygamber zamanında yaşadığı, büyük Zülkarneyn’e kılavuzluk ettiği, İsrailoğulları krallarından İbn.Emus’un zamanında İsrail Oğullarına peygamber olarak gönderildiği halen sağ olup her yıl İlyas Peygamberle buluştuğu söylenir.

Genel olarak bakıldığında Hızır’ın gerçek isminin; Milkan olduğu, Hızır isminin bir künye lakap olduğu  ve Nuh peygamberin oğlu Sam’ın soyunda geldiği dair yaklaşımlar varlığını devam ettirmektedir. Peki evlenmiş midir? Bu konu da iki görüş bulunmaktadır: birinci görüş; evlenmemiştir. İkinci görüş;  evlenmiş fakat evlendiği kadınlarla birlikte olmamıştır. Hızır’ın yaşadığı dönemle ilgili tartışmalara İslam alemi, Kur’an’nın  Kehf Suresinde geçen bilgi kapsamında cevap verir. Bu bilgiye göre Hızır Musa peygamber zamanında yaşamıştır ve bir Nebidir. Dediğimiz gibi, Hızır’ın kimliği hakkında bahsedilen birçok tartışma halen belirsizliğini koruya dursun,  var olan bir gerçek var ki o da: Hızır’ın hâlâ yaşadığı ve hâlâ insanların üzerinde büyüleyici bir etkisinin olduğudur. 

XIZIR’IN AB-I HAYAT’I BULMASI VE HIZIR OLMASI

Xızır’ın ab-ı hayatı, kısacası ölümsüzlük suyunu  bulması konusunda bir çok rivayet bulunmaktadır.  Bu rivayetler tarihte bir çok destan ve öykü ile de benzerlik göstermektedir.. Gılgamış Destanın kahramanı Gılgamış, arkadaşı Engidu’nun ölümüne çok üzülür ve ölümsüz olmayı düşünür. Arayışa girmeye başlar. Ölümsüzlüğün gizini bilen Utnapiştum’u bulmaya çalışır. Aynı arayış, İskender ile Hızır birlikteliğinde de görülür.  Bu birliktelikle ilgili bir çok rivayet bulunmaktadır. Biz bu rivayetlerin genel anlatım ortaklığında hareket edersek; Rivayete göre “ İskender-i  Zulkarneyn  ab-ı hayat suyundan içenin ebedi yaşama ölümsüzlüğe sahip olacağını öğrendiğinde , Zulumat’ a çok sefer düzenler. Bu seferlerin birinde yanında Hızır ve İlyas da bulunmuştu. Bu seferde Hızır ve İlyas Ab-ı Hayat suyundan içmeyi başarmışlardır.  Bengi suyuna kavuşmak için acele eden  Zulkarneyn bu isteğine Hızır ve İlyası da ortak eder. Zulumat’ta  iki çerağ bulurlar. Birini Zulkarneyn kendisine alır diğerini ise Hızır ile İlyasa verir. Bu çerağ karanlıkta yollarını görsünler diyedir.  Hızır ile İlyas karanlıkta yürürken nurdan bir su görürler. O sudan ellerini ve yüzlerini yıkarlar. Susuzluklarını gidermek içinde bu sudan içtiler. Karınları acıkmıştı, yanlarında yemek için getirdikleri balığı yemek için çıkardılar.  Ellerinde damlayan su balığın üzerine düşünce balık hayat bularak, canlandı ve yüzerek ab-ı hayat suyunun içinde kayboldu. İkisi de büyük şaşkınlık içerisinde birbirine baktılar. Aradıkları Ab-ı Hayat suyunu bulmuşlardı. Tekrardan bu sudan içip içinde yıkandılar ve ebedi hayata kadem bastılar. “Artık Hızır ve İlyas ölümsüzdürler.  Bu çerçevede birçok rivayet bulunmaktadır. 

HIZIR ORUCU

             Evet, ölümsüzlüğe kavuşan Hızır’ın adı ile oruç tutulmaktadır.  Peki ne idi bu orucun nedeni? Hızır orucunun kaynağı yine Hızır ile başlar.  Bu orucun kaynağı ile ilgili olarak cemlerde pirlerimizin anlattığı; Hz. Ali ve Hz. Fatıma Ananın oğulları İmam Hasan ve Pir İmam Hüseyin’in hastalanmasına bağlı olarak Hz. Muhammedin önerisi üzerine üç gün tuttukları ve üç gün boyunca kapıya yetim, fakir ve esir kılığında gelen Hızır ve bunun sonucunda hasta olan çocuklarının iyileşmesine binaen Ehl-i Beyt sevenlerinin tutuğu söylenilen Nezir yani şükür orucudur. Bu Kur’an’nın İnsan suresi ile de delillendirilmiştir.  Bu inancın dışında, birde Hızır’ın bizzat kendisinin Ab-ı Hayat suyunu bulması ve Hakk’ın katında İlm-i Ledün verilip Nebilik makamına ulaşmasından dolayı tuttuğu üç günlük oruçtur. Üçüncü gün yani Cuma akşamı bir sofra indirilmiştir kendisine bu sofrada Qawut (gavut) denilen kavrulmuş buğday ve su sunulmuştur. Alevi-Kızılbaş inancının kendine has bir orucu olan Hızır orucu her yıl aynı tarihlerde tutulmaktadır. Bu oruç diğer oruçlar gibi Hicri takvim hesaplanmasına tabii tutulmaz. Her yıl aynı ay ve günlerde tutulur.  Hızır Orucu her yıl Ocak Ayının 13’den sonraki Salı-Çarşamba ve Perşembe günleri tutulmaya başlanır Şubat ayının ikinci haftası yani 13 ünden önceki Salı-Çarşamba ve Perşembe günü tutularak sonlandırılır. Son yıllarda bazı Alevi sivil toplum kurumlarının girişimleri ile Hızır Orucu her Şubat Ayının ikinci haftası Salı-Çarşamba ve Perşembe tutulması noktasında görüş birliğine varmış olsalar da insanların çoğu hâlâ ecdatlarından gördüğü usulden oruçlarını tutmaya devam etmektedirler. Bununla birlikte özellikle Dersim başta olmak üzere doğu Alevi-Kızılbaşlarında bir aya yayılan bu orucu her aşiret ayrı haftada tutar. Bunun nedeni olarak coğrafi ve iklim koşullarının yarattığı ulaşım sorunlarından kaynaklandığı gibi Xızırın her hafta ayrı aşiretlere misafir olduğuna ve onların sorunlarını çözdüğüne dair olan inançsal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Oruç tutanlar gönüllerindeki bir muradın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmek için Perşembe yani Cuma akşamı su içmeden yatarlar ve rüyada o muradının ne olacağının görürler. Yerel anlamda bir çok geleneksel inanç uygulamaları birlikte Xızır inancı ve orucu devam etmektedir.

Ölümsüz Tanrılara karşısında insanlığın ölümsüz, meşru imzası Hızır…

            Bu bölüme kadar genel bilgiler vermeye çalıştık. Şimdi ise işin özüne biraz anlamaya çalışalım. Asıl hakikat neydi? Bu kadar anlatımın arkasında yatan gerçeklik ne idi?

Tarihin en tartışmalı ve bir o kadar merak edilen bir kahramanı olan Hızır olgusunun ilk kez Mezopotamya da görüldüğünü görmekteyiz.  Mezopotamya, batılıların deyimi ile: “ iki ırmak arası” medeniyet.. Hızır inancında da önemli bir inançsal olguda Hızır’ın iki suyun birleştiği yerde mekan tutmasıdır. Bu tesadüf olmasa gerek? Bugün Dersim merkezdeki Gola Çetu ziyareti, Hızır’ın mekanı olarak bilinir ve ne ilginçtir ki orda da iki akar su birleşir. Hızır’ın mekanları denilen ziyaret yerlerine baktığımızda genelde bir su kaynağı bulunmaktadır? Su , Hızır ile bütünleşmiş bir olgu olarak karşımıza çıkar. Ne ilginçtir ki Tanrı insanı yaratırken ve bunu Kutsal kitaplarında anlatırken;  insanı bir damla su ile özdeşleştirmiş ve ondan var etmiştir. Aslında Hızır inancı çok derin şifreleri kendi içinde sır eden bir şekilde karşımıza çıkar. İnsanı bir damla su’dan yani spermden yaratan Tanrı bu bir damla suyu ana rahminde başka bir su ile buluşturmaktadır.  Yani babadan çıkan sperm ana rahminde anneden salgılanan sıvı ile birleşmektedir. İşte orda zigot yani can oluşmaya başlamaktadır. Hızır, neden her özelliği ile tek olmayı ve eşi benzeri olmayan Tanrının özelliğini çalmak istesinki? Bu tamamen şirk değil mi? Tanrı peygamberlerini özel yaratmışken ve özel yarattığı kullarından onları seçerken bile onlara böyle bir özellik vermemiş olmasına rağmen,  Hızır’a Ab-ı Hayatın yerini göstermiş ve ondan içmesine izin vermiştir. Burada iki yorum bizi karşılar ya Hızır dediğimiz Tanrı’nın ta kendisidir ya da insanın Tanrı olduğu makamdır. Alevi-Kızılbaş inancında Kamil İnsan figürüne baktığımız zamanda çok da uzak olmayan bir yorum. Kim ölümsüz olmak istemez ki? Zaten insanların Tanrı ile tanışmasının en önemli nedeni de ölüm ve sonrası muamma değil mi? Aslında tam da bu noktada Hızır meraklara çare olmuş. İnadına ölümsüzlük demiş ve bütün Tanrılara inat sonsuz yaşamın kimliğinin adı olmuş.  Hızır, tarih öncesi bir çok Tanrı ve tanrıçanın da görevlerini kendisi üstlenmiştir. Bunları yaparken gayet meşru bir dille kendini sosyal ve inançsal hayatta var ettiğini görmekteyiz. Halac-ı Mansurun , Ene’l Hak anlayışını kafirlik sayan ve katlini meşrulaştıran anlayış, Hızır inancında ise bir sessizliğe bürünmüştür. Onların Mansur’a baktığı nokta da Hızır’ın  katli de vaciptir. Ama içlerinde ki yüzleşemedikleri ölümsüzlük isteğini cennet inancı ile susturmanın karanlığından olsa gerek acizlikleri ile baş başa kalmışlardır. Dediğimiz gibi kim Hızır olmak istemez ki? Zerdüşt bile Avestada ki Gathalarda,  Ahura Mazda dan; “ Geçmişte olanlardan ve gelecekte olacaklardan bana haber ver.” diyerek bugün ki deyimle  İlm-i Ledün’ ü yani Hızır’ın ilmini istemiştir.  Zerdüşt’ün kitabı Avesta da dokuz önemli kutsama bulunmaktadır.  Bu kutsamaları incelediğimizde Hızır olgusu ile karşılaşmaktayız.  Mesela, Tabiat anayı kutsam; bu toprağı kutsamaktır. Yine Hayat suyunu kutsama; bu suyu kutsama ve suyu  canlılığın merkezine koymaktadır.  Hayatın Babasını kutsama; bu güneşi kutsamaktır.  Sonsuz yaşamı kutsama; yaşamak evrensel bir eylemdir. Yaşam hep devam eder. Hayatın sahibini kutsama, bu her şeyin sahibi insanı kutsamaktır. Yaşam ışığını kutsama, bu insanın ürettiği değerlerdir.  Yaşamın ateşini kutsama, bu insanın tenin ve ruhunun temizliğine götüren iç enerjiyi kutsamaktır.

 Yüzyılları aşan bir ölümsüz kutsal kahraman. İnsanlığın hep gizli kalmış gerçekliği. Hızır öyle derin manaları kendinde toplamıştır ki hangi noktadan başlasak bir sonraki konuya kapı aralamaktadır. Hızır inancının özünde bir Tanrısallık ve doğaya insana can veren bir enerji diğer bir deyimle yaratıcı ve koruyucu nurdanlık görüyoruz. Metin Hoca, Hızır konusundaki bir söyleyişte şöyle  özetliyordu: “; Hızır aslında suda doğmuştur ama güneş ışınlarıyla doğmuştur. Çünkü Musa aslında Mose “ Sudan gelen, sudan çıkan “ anlamındadır. Güneşin ışınları toprağa geldiği zaman birçok şeye enerjisini vermiştir; maddî dünyamızda birçok şeye enerjisini vermiştir ama bir tek yerde hayat oluşmuştur, o da “klorofil”dir. Klorofil yeşildir ve su ile fotosentezden oluşmuştur; güneş ışınları suyu döllemiştir. Suyun içindeki ilâhî bellek – tasavvufta “Allah’ın indindeki ilim” diye söylenir– hayata dönüşmüştür; yeşil, Hızır olmuştur. Bu bağlamda ,Hızır, Hadr’dır yani yeşildir yani değerlerdir. Hızır ile ilgili Kur’an da anlatılan kıssa batini anlamda incelendiğinde ise yani anlamsal arka planda Xızır Musa’nın teyyalünde ki Tanrı olarak karşımıza çıkar.”  Tüm bu kutsamalar bir bütün olarak Hızır varlığı ile  karşımıza çıkmaktadır.  

Tüm bu bilgiler ışığında Kur’an da ki Hızır anlatımına Alevi- Kızılbaş inancı ile bir bakış

            Kur’an’da Kehf Suresi 60. Ayeti ile başlayıp, 82. Ayeti ile biten Hızır ve Musa peygamberin buluşması ve birlikte geçirdikleri yolculuktan bahsedilmektedir. Bu anlatımı yazıldığı gibi anlamaya çalışması bu anlatımın arka planını ve mesajını yok etmektir. Çünkü anlatım zahiri açıdan bir çok çelişkiyi bir o kadar da soru işaretlerini yaratmaktadır. Peki ne anlatılmakta bu ayetlerde. Bu ayetleri uzun uzun yazmayacağım. Bizim amacımız mana boyutu. Bu ayetlerde anlatılan olay şöyledir:” Bir gün Musa İsrailoğullarına vaaz ediyordu. Musa şeriat ilminde çok ileri idi. Şeriat ilmi zahiri yani görünen boyut.  Bu vaazdan sonar Musa’ya Allah , “Ey Allah’ın peygamberi, bu zamanda senden daha fazla ilmi olan kul var mı? “ Diye sorar. Musa da “ Dünya da başka biri yoktur ki benim kadar ilim sahibi ola.” Der. Cenab-ı Hak’ta “ Ya Musa dünyada bir kulum vardır ki ilmi senden çoktur.” der. Musa da: “ Rab onu göster, ondan ilim alayım” Hak da Ya Musa senin tamın, o kulumu sana gösterecektir. Musa Hakk’ın ne demek istediğini anladı ve Yuşa’yı çağırdı ve ona dedi ki: “ Ben Mecmu al Bahreyn’e ( iki büyük denizin birleştiği yer)  varmayıncaya kadar rahat yok. Bize azık hazırla yola çıkalım. Birlikte yola koyulurlar. Hayli vakit gittikten sonra yorulurlar, Musa denizin kenarında bir taşın üzerine çıkıp uyudu. Yuşa azığında getirdiği balığı yemek için çıkartır. Balığı yemeden önce ellerini yıkar ellerinde damlayan su balığa damlar.  Aniden balık canlanır, suya atlayıp yok olur. Yuşa o kadar yorgundur ki bu olayı Musa’ya anlatmadan o da uyur.  Sabah olunca Musa, Yuşa’yı kaldırıp ve yola koyulurlar. Öğle vakti olunca Musa, Yuşa’dan balığı çıkarmasını ister. Yuşa’da dün yaşadığı olayı anlatır. Musa aradıkları yerin ora olduğunu anlar hemen geri döner. Geri döndüklerinde iki denizin buluştuğu yerde, Hızır’ın taşın üzerine oturduğunu taşın etrafının da yeşillendiğini görür. Hemen yanına varır. Musa “ Ben Senden ilim öğrenmeye geldim.” der. Hızır da sen bana sabredemezsin der. Bilmediğin bir şeye sabır edemezsin? Musa da; “ Ben sabrederim der. “ Hızır da “ Madem ki sabredip talip olacan, benden cevap gelmeyinceye kadar sakın bana soru sorma, dedi. Musa da ikrar verdi Birlikte yola koyulurlar. Bir süre sonra Hızır bir gemiyi deler, Musa da “ İçindekileri boğmak için mi deldin? Vallahi korkunç bir iş yaptın.” Hızır da Musa’ya ben sana demedim mi? Benimle beraberliğe dayanamazsın. Musa da “ Unuttum. Bana zorluk çıkarma da yolumuza devam edelim.” Der. Yine yola koyulurlar. Bir süre sonra bir erkek çocuğa denk gelirler. Hızır; o çocuğu öldürür. Musa: “ Tertemiz bir cana durduk yere öldürdün. Vallahi korkunç bir iş yaptın.” Der. Hızır, tekrar Musa kızar, Musa özür diler tekrar yola koyulurlar bir kasabaya gelirler. O kentte yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı , Hızır onarır. Musa da , isteseydin bunun karşılığında bir ücret alabilirdin” der.  Bunun üzerine Hızır, işte bu benimle senin arasının ayrılmasıdır. Bunla üç kez oldu ve sen sabredenlerden olmadın.  Şimdi sana tahammül edemediğin üç şeyin iç yüzünü haber vereyim.         “Gemiden başlayalım. O gemi denizde işçilik yapan bir grup yoksulundu. Onu kusurlu hale getirdim. Çünkü biraz ilerlerinde zalim bir kral vardı. Tüm gemilere zorla el koyuyordu. Oğlan çocuğa gelince, onun anası-babası inanmış kişilerdi. Çocuğun onları inkara sürükleyeceğinden korktuk.  Ve duvar, duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlana aitti. Altında onlara ait bir define vardı. Oğlanların babası da iyi biri olarak yaşamıştı. Rabbin istedi ki o çocuklar ergenliğe ulaşsınlar ve o defineyi çıkarsınlar” . Kur’an’da ki anlatılan olay kısa böyle anlatılmakta. Peki bunun manasal boyutu nedir? Şimdi Kısaca onu anlatalım: “ İki denizden maksat, şeriat ve hakikat ilmidir. Şeriat peygamberlerin, Hakikat ilmi yani ilm-i ledün ise velilerindir.  Hızır’ın iki denizin birleştiği yerde olması ikisine de sahip olduğu anlamındadır. Geminin delinmesi, aslında Musa’nın beden gemisidir. Hızır delinmemiş bir gemide irşat nasıl yapılır ki der ve öncelikle Musa’nın kapalı gönül gemisini deler. Artık Musa’ nın şeriati bedenine hakikat ilmi dolmaya başlamıştır. İmam Cafer-i Sadık Buyruğunda dört kapıyı anlatırken  “ Şerait gemisine bineceksin, tarikat denizine açılacan, marifet dalgıcı olacaksın ve hakikat incisini bulacaksın.” dediği manada , İnsanın bedeni su içerisindedir. İnsanın bedeninin dörtte üçü sudur.  Tarikat denizine açılmak insanın bedenini tanıma seferidir.  Kendini bilen Hakkı bilir. Marifet dalgıcı insanın aklıdır. Akıl ilimle dalar denize, hakikat incisi, insanın gönlündeki Hak’tır. Hızır’ın sokakta ki çocuğu öldürmesi ise nefsini öldürmektir. Nefis çocuğunu öldürmeyenler, rahmet çocuğunu elde edemezler. Aynı zamanda çocuğun öldürülmesi, cüzi ruh mertebesinden  Külli ruh mertebesine ulaşılmasıdır. Duvar ise, insanın beden duvarıdır. İnsanın beden duvarını sağlam ve doğrulukla örmelidir. Duvarın düzeltilmesi karşısında ücret alınmaması, yaptığın iyilikleri karşılık beklemeden yap. Duvarın dibindeki define ise insanın bedenin içinde sır olarak kendini ar eden Hak’tır.

                        Hızır, çark eder gelir/ Cümle alem seyran eyler

                        Hızır’ a bir niyaz eyledim/ Cümle Hakikat sırları beyan eyler(…)

Xızır orucu tutan canların oruçları kabul ola. Sey QAJİ’nin dediği gibi Zoanema  Zoane Xızıro diyerek Xızırı bizden eylemiş, bu çerçeveden Xızırın diliyle de dersek; Ya Xızırê Sata tenge, tora  Kême rıza u mınete. Hometa  ho tengede meverde, hete  jü de ki ma u aze ma.. Hızır Mazlumun evrensel dilidir. Nerde mazlum varsa Hızır o dilde o renkte dir. Şimdi başa dönersek, neden Hızır’ın gerçek manası ile öğrenilmesi engellenmektedir, bunu  azda olsa aydınlatabilmişsek ne mutlu bize. Aşk-ı Muhabbetle kalın. Xızır yar ve yarenimiz olsun.

... YA XIZIR TO ESTA…

                                                                                  Kadir BULUT..

Bu yazı toplam 9168 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2006-2018 Dersim Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 (428) 212 10 16 | Faks : 0 (428) 212 10 16 | Haber Scripti: CM Bilişim