• BIST 103.912
  • Altın 161,083
  • Dolar 3,9233
  • Euro 4,6062
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 5 °C
  • Tunceli 7 °C

Gözlerini Kapat Tarihin

Gözlerini Kapat Tarihin
Süreklilik duygusu yıkılmış, masalı bir sonraki kuşağa aktarılmamış bir toprakta büyüyoruz. Kırım kırıma, yıkım yıkıma karışıyor. Ama tarihin gözlerini kapatmak istiyoruz.

HAYDAR KARATAŞ 

Harabeler arasında, yıkık bir dünyada geçti çocukluğumuz. Öyle ki, o dünyada her şey yaşanmış, bitmişti. Bilmem şu tarla bununmuş, yarısı ayakta kalmış bu duvar kiminmiş, hayat -mış’lı, -miş’liydi. Yaşanmış o eski hayattan geriye ise bizler kalmıştık. Koşardık koşmasına, oyunlar da oynardık ama hayat o yıkıntılar arasındaydı. Masal oradaydı, o güzel insanlar oradaydı. O saray gibi konaklar, çarşılar, viraneye dönmüş kağnı yolları, su kanalları, yarısı kurumuş kiraz ağaçları, değirmenler, kiliseler…

 

Sahi hangi vakit yaşanmıştı da geçip gitmişti bu hayat!

 

O eski hayat anlatılırken bazen çocuk dünyamız, hayatı toptan masala çevirirdi. Canlandırır içinde yürürdük, taşın erdiğini görürdük, su kanallarının konuştuğunu, söğütlerin salkım saçak bu küçük köye gölge olduğunu, ne bileyim mesela dağ başını tutmuş buzun yaz ortasında üşüdüğünü…

 

“Teyy bu bu Haçeli,” derlerdi, “bir bilseniz ne şenlikli bir köydü,  varıp yerleştiğimizde biz üç değirmeni üç kilisesi vardı.” Yok olup gitmişlerdi elbet, üç değirmenden geriye iki derenin gelip bir birine karıştığı çatağın orta yerindeki değirmen kalmıştı. Yıkıktı elbet, kocaman değirmen taşının boynu büküktü. Çarşısı da vardı bu köyün, nalbanttı, semercisi, terzisi, hatta bir saz oyan, bakraç yapan marangozu bile.

 

Çocukluğumuzun son zamanında Kort tepesindeki son kilise kalıntısının üzerine Ali Ekber amcanın evinin yapıldığını dahi hatırlarım. Kilise yıkıntısında altın çıkar umuduyla sabaha kadar balyoz salladığını da… çıkmadı!

 

Ve derken bir gün İstanbul’dan bu eski hayatın sahibi çıka geldi. O kadar yaşlıydı ki, onu bir katıra yüklemişlerdi. Katırın yükü devrilmesin diye de katır yokuş yukarı giderken etrafında koşuşturuyordu, onu getiren gençler. Katırın sırtındaki bu adam değerliydi, çok değerliydi. Hani olur da düşerse, hayallerimizin sonunu getirecek kadar değerli!

 

Varın gerisini siz düşünün…

 

Katır gideceği yeri biliyormuş gibi gelip bizim çardak balkonun taş merdiveninde zınk diye durdu. İndirdiler. Etrafına toplaştık, ağzından çıkacak kelime gümüş, bakacağı yer altındı. Ben yaşlardaki o zamanın çocukları bugün bu adamı nasıl tarif eder bilmem, ama benim için o sırlı kapı aralanmış gibiydi, hani yürü deseler onun hayal dünyasında yere düşmeden yürüyebilirdim. Küçük boğumlu parmakları, yaşlılıktan çillenmiş elleri yuvasından erken düşmüş kuş kanadı gibi titriyordu. Gözleri buğuluydu, önünü açmalarını istedi, açtılar dağların ardını görmek istermiş gibi Kuling Vadisi’ne baktı, o  derin mavi boşluğa. Henüz bilmediğim Türkçe dilinde Mamud Ağa’nın gelinini sordu, yani babaannemi.

 

Dediler o parsa gider, sabah gider akşam döner.

 

Evet parsa giderdi.

 

Ufak tefek, elinde bastonu, masallardaki gibi üç oğlunun evini kendine yastık yapmışçasına küçük bir kulübesi vardı, o kulübesinin de küçük bir penceresi. Bu kulübenin içini sorsanız, insanın dili varmaz anlatmaya, ama bütün varlığı kırağı saçları olan bir keçiydi. Bana öyle gelirdi ki, keçisinin saçlarını dahi tarardı. Keçisinin öyle güzel tüyleri vardı. İşte o parstan geç gelmişse bu keçisi küçük kulübenin üstüne çıkar bir insan gibi yolunu gözlerdi. Kulübenin bacasına gider, başını bacanın içine sarkar melerdi.

 

“Ben geldim,” der gibiydi. Bazen bu keçisiyle o kulübenin önünde oturur, aynen bu yaşlı adam gibi kıpırdamadan derin vadiye bakardı.

 

Su getirdiler içsin diye, içmedi.

 

Akşam gölgesinde pars toplamaktan dönen babaannemiz geldi.

 

İte ite yanına getirdiler. O hali de hiç unutmam; nenem elinde bastonu baktı, baktı yüzüne bu adamın. Sanki yabancı, bu çok yancı der gibiydi. Ama gene de oturdu yanına ve ne vakit bu yaşlı adam babaannemizin elini tuttu hatırlamıyorum. İki el birbirinin içinde kaybolmuştu.

 

Mamud Ağa’nın gelini, nerede Haçeli der gibiydi!

 

Sahi neredeydi?

 

Anlatılan o hayat, değirmenler, Orta Dağı döne kıvrıla gelen o kağnı yolları, tepelerdeki kiliseler, ziyaretler, ocaklar. Ne olmuştu bu hayata?

 

Bir şüpheyle baktılar birbirine, bir sevgiyle, bir nefretle, bir dostlukla.

 

Ertesi sabah bu yaşlı adam için, hani şu türkülerde geçen “ayaksız at” misali bir teskere yaptılar. Üstüne bindirdiler, onu getirenler ayaksız atın ayakları olup gezdirdiler. Dere dere, tepe tepe… Sıncık Dağı’nın yamacına bir kartal gibi konmuş, biri el çırpsa kanatlanıp uçacakmış gibi duran Rayber’in evine dahi götürdüler.

 

Üç gün böyle tahtırevan üzerinde bu yaşlı adamı gezdirdiler. Bir Gola Ostoro Dağı’na, bir Bokır Dağı’na, bir Müşkürek’e oradan alıp Mık köyüne götürdüler.

 

Ya altın dediler.

 

Dedi, yıllar geçti aradan her gece rüyamda Haçeli’yi görürdüm. Geldim gördüm, rahatım.

 

Büyük hayal kırıklığıydı, oysa bir görmeliydiniz o ne kadar mutluydu. Nenemin küçük kulübesinin belki de ilk ve son misafiri oldu. Gençler bir katır sırtında getirdi, köyün yaşlıları bir ata bindirip Hozat’a götürdü, otobüse koyup İstanbul’a gönderdiler.

 

Geçenlerde, Zürih’te Agos gazetesinden Pakrat Estukyan’ı dinlerken bu adamı hep düşündüm. Estukyan:

 

Dedi, “aradan yüz yıl geçti, aslında hiç bir şey istemedik. Gidip görmek istedik sadece.” Ve Diyarbakır’a gidiş hikâyesini anlattı, o ziyaretin nasıl kendilerine iyi geldiğini, nasıl iyileştiklerini.

 

Eskiden olsaydı anlamazdım. Ama ben de yıllardır rüyalarımda o Haçeli’yi görürüm. Ağabeylerime sorarım, onların durumu da öyleymiş. Anneme sorarım, çocuklarını tarif eder gibi, ağacına varana dek tarif eder o hayatı.

 

Süreklilik duygusu yıkılmış, masalı bir sonraki kuşağa aktarılmamış bir toprakta büyüyoruz. Kırım kırıma, yıkım yıkıma karışıyor. Ama tarihin gözlerini kapatmak istiyoruz. Bunun için de bize geçmişi hatırlatanları sevmiyoruz, oysa kulağımızı versek toprağa derinlerde çekiş seslerini duyacağız o hayatın. Belki o seste yitip gidecek, yeniden mayalanacağız. Belki o seste mutlu konaklar yapacak, kurumuş derelerin kulağına fısıldayacak yeniden akmasını sağlayacağız. Kimbilir…

 

BirGün Pazar

Bu haber toplam 1364 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2006-2016 Dersim Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 (428) 212 10 16 | Faks : 0 (428) 212 10 16 | Haber Scripti: CM Bilişim