• BIST 107.024
  • Altın 140,280
  • Dolar 3,5232
  • Euro 4,0748
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 30 °C
  • Tunceli 37 °C

Yılın en uzun gecesi Dersim'de...

Leyla İPEKÇİ

Geçtiğimiz yaz, Erzincanlı anne-dedemin köyüne gelmiştik.


Eğin'de, Başpınar köyüne. Güneydoğu'nun boz dağlarından, Karacadağ'ın koyu taşından farklı olarak, burada aynı boz ve sarp dağların suyla kavuştuğu vadileri sonsuz bir yeşillik içindeydi. Fırat ve kolları her yeri kuşatmıştı ince ince. Çeşmelerden akan Munzur suyunu içerken, Dersim hemen dağların ardındaydı. PKK ile şiddetin tırmanmaya başlamasından belki birkaç gün önceydi. Kemah-Dersim-Elazığ üçgeninde ilerlerken tepemizde jetler uçuyordu. Yönümüz Gümüşhane tarafına doğruydu. İlk fırsatta gelelim demiştik. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği ve yazarları bölgeyle ve halkla buluşturduğu bir günlük yolculuk için davet aldığımda hiç tereddüt etmedim.

Elazığ havaalanına inerken o biraz da genetik olarak sevdiğim manzaraya yeniden kavuşmuştum. Yazın geldiğimde gördüğüm yemyeşil vadiler ve dağlar ise hep karla kaplıydı. Tunceli yoluna çıktığımızda bu yolun daha güvenli olduğunu öğrendik. Gazetede, Elazığ valiliğinin bildirimine göre Pülümür bölgesinde kara harekâtı başlatıldığı yazıyordu. Bir buçuk saat kadar sonra merkeze ulaştık. Sahiden de hep denildiği üzere çanak gibiydi burası. Dağlar yukarı doğru açılmıyor da, daha ziyade aşağı doğru daralıyor hissi uyandırıyordu. Beni hiç dışlamıyordu bu oluşum. Aksine bir aidiyet buluyordum. Ama katmanlı zemin, sanki düz bir yer yokmuş gibi, insanda tekinsizlik oluşturuyordu ilk başta. Daha önce merkez Hozat iken, devlet bütün ceberrutluğuyla bu yaşaması zor bölgeyi uygun görmüş olmalıydı katliamdan kalanlar için.

Buna bir de, hepimizin hafızasında daha çok taze olan dört ay önceki halı saha saldırısı eklendi hemen. Evet, işte orada önümüzdeydi üstü kapalı çim saha. Suyun hemen kenarında. Merkezde. Öylece bakakaldık. Dağlardaki "K noktalarına" atışla başlamıştı baskın. O noktalar şehrin her yerinden görünüyordu. Sanki gökyüzüne, yukarılara, yükseklere her bakmak istediğinizde umudunuza bir çengel atıyordu, sizi buranın gerçeklerine indiriyordu bu görüntü. Önünde mum yakılan ve dualar edilen acı hatıralarla yüklü mağaralara, mayınlı arazilere, terk edilmiş köylere, toprağın altında şahitliğe hazır bekleyen hikâyelere dokunacak vakti bulamadık bir gün içinde. Ama tek saniyemiz boş geçmedi.

Çünkü öğrencilerle, öğretmenlerle, halkla, esnafla, rektör ve valiyle, emniyet görevlileriyle, gazetecilerle, anne babalarla, dede'lerle, yerli ve yabancı nüfusla konuştukça gördük ki, bugünün içinde 'acı geçmiş'in tüm izleri vardı zaten. Dört ay öncesi de 'acı geçmiş'ti, 20 yıl öncesi de, 70 yıl öncesi de. Hakkıyla unutulmayan tüm zulümlerin yarası kuşaklar geçse de kanıyor. Zalimler inkâr ediyor ama mazlumların acısı inkâr edilemiyor. Ancak dilsizleşiyor mazlumlar. Ve bunun adı asla unutmak olmuyor.

Tunceli'de görev yapan hepsi 'memleketli' gazetecilerin dediği gibi, burada gazetecilik de ancak 92'den sonra yapılmaya başlanabilmiş. Bugün Tunceli'de, sekiz yıldır faaliyet gösteren Munzur Koleji'nin çocukları ise yüksek sesle konuşuyorlar artık. Her şeyi. Onlar 90'ların acılı kuşağının çocukları. Atalarının acısını devralmış, suskunluğunu ise son yıllarda bozmaya başlamış bir kuşağın... Onlarla buluşmak, onların 90'larda genç olan velileriyle kucaklaşmak, yüzlerinde umudu, dayanışmayı ve coşkuyu bulmak çok kıymetli bir paylaşım oldu bu yüzden. Sekiz yıl önce burada eğitim faaliyeti başlatmak üzere gelenlerin yaşadıklarını kayda geçirmeye çalışırken fark ettim; devletin çocuklarıyla halkın çocukları belki bu acı tarihte ilk kez buluşmaya başlamıştı burada. Munzur Koleji'nde.

Buraya gelmeden önceki günlerde Nazimiye Pülümür bölgelerinde fiili olarak girilemeyen yerlerin varlığını okuyordum. Resmi rakamlara göre buradaki yerleşim alanlarına 11 bin kara mayını döşenmişti. Mayınlar yüzünden sakatlanan çocuklardan, köylülerden bahsediliyordu. Munzur nehrine yapılması planlanan HES'lere halkın tepkisini okuyordum sonra. Bu barajlar yapıldığında birçok yerleşim alanı haritadan silineceğini. İlçeler arasındaki ulaşımın tamamen kesileceğini. Doğa, ağaç ve suyun Dersimlilerin inancında çok önemli bir yer tuttuğunu ve ellerinden alınmak istendiğini... Tabii en çok da Alevi inancının asimile edilmeye çalışıldığını okuyordum.

Burada medyadan takip ettiğimizden çok daha fazlasını, bambaşka boyutlarını gördüm gündelik hayatın. Hakikatin sonsuz yüzü var. Tunceli'ye dair olumlu bir şey bugüne dek hiç okumamıştım medyada. Donmuş belleğin boğum boğum çözülüşünün yansımasını Dersimli öğrencilerin yüzünde izlemek bir ayrıcalık oldu. Bizi tarihte defalarca çatıştırmış olanların her fırsatta kullandığı Alevi-Sünni ayrımının genç nesilde başka tecellileri de vardı.

Örneğin sorduğumuz bir soruya (Alevi-Sünni çatışmasını siz nasıl yaşıyorsunuz?) aldığımız şu yanıt ilginçti: "Biz daha ziyade Tuncelililer ve Türkiye diye bir ayrım yaşıyoruz!" O an mahcup oldum. Dersim haberlerinde hiç önyargısız ve peşin hükümsüz buluşmalar olabileceğini düşünmediğim için. Evet, Türkiye ile Tuncelililer arasındaki ayrım sahiden çok derindi! Fransa'da soykırım yasası oylanacağı günlerde kendimize, Avrupalılara ve insanlığa Dersim'den bakmanın temsili 'anı'larına devam edeceğim. Gün çok kısaydı. Yılın ise en uzun gecesiydi.

 

Bu yazı toplam 4340 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2006-2016 Dersim Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 (428) 212 10 16 | Faks : 0 (428) 212 10 16 | Haber Scripti: CM Bilişim